Acelya

ACELYANIN DÜNYASI DOSTLUGUN VE SEVGININ TEK SIMGESI
 
PortalPortal  TakvimTakvim  AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  GaleriGaleri  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Eski Ramazanlar...

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
sitekurucusu
Admin
Admin
avatar

Koç
Yılan
Mesaj Sayısı : 23648
Doğum tarihi : 01/04/65
Kayıt tarihi : 17/02/08
Yaş : 53
Nerden : insanligin oldugu yerden

MesajKonu: Eski Ramazanlar...   Paz Eyl. 07, 2008 3:24 pm

Ramazan günlerinde birbirlerine rastlayanların, birbirlerine sordukları soru aynıydı.

- Ramazanla nasılsın?

Bu soruya çeşit çeşit cevap verilirdi. Kimisi günlük olayları
anlatırdı. Mesela fessiz sokağa çıkmış da gülenleri görünce aklı başına
gelmiş, gerisin geriye, eve dönmüş. Namaza durmuş da bitirdikten sonra
abdestsiz olduğunu hatırlamış. Yahut camide mukabele dinlerken uyumuş
da lastiklerini çalmışlar. Kimisi, mütevekkil bir tavırla "İki gözüm
Rabbim derdi, sabrını veriyor, zaten duyulmaz ki, bir gelir, bir gider
mübarek!" Bu cevap, çok defa yaz ramazanlarına, uzun günlere ait bir
cevaptı. Fakat fıkra da eksik olmazdı hani.

Bektaşîye sormuşlar:

- Ramazanla nasılsın? Cevap vermiş:

- Pek iyiyiz erenler, ne fakir mübareği incitiyorum, ne de o fakire dokunuyor.

Ramazanın on beşinden sonra iftar başlardı. Öyle konaklar vardı ki
kapıları, ardına kadar açılırdı. Her giren, kendine layık gördüğü
sofraya otururdu. Yemekten sonra da diş kirası denen, az çok bir para
ile çıkılırdı bu konaklardan.

Bektaşî, olacak bu ya, bir hocayla aynı sofrada iftar etmiş. Ev
sahibi rint bir adammış. İftardan sonra kahveler içilmiş, sohbet
başlamiş. Bektaşîye sormuşlar, erenler demiş, dem alır mısın?

Bektaşi "Eyvallah!" demiş. Afyon? Eyvallah. Kaygusuz? Eyvallah.
Kızıldeli? Eyvallah. Bazı bazı gönül eğler misiniz? Eyvallah.

Hocaya da aynı soruları sormuş. Hoca, her soruyu mücevvet bir
"Estağfurullah!"la karşılamış. Vakit gelmiş, çıkmışlar. Çıkarken de
haznedar yamağı, ikisine de atlas kese içinde diş kirasını sunmuş.
Bektaşî gene bir eyvallah bastırıp keseyi, şalvarının cebine
yerleştirmiş. Yolda, hoca dayanamamış, keseyi açmış, bir de ne görsün?
İçinde bir metelik, boynunu bükmüş, yatıyor. Hemen koşmuş, Bektaşîyi
yakalamış. Sana ne verdiler demiş. Bektaşî, vallahi daha bakmadım
demiş. Aman, bir bak demiş hoca. Bektaşî keseyi açmış, içinde bir
altın. Hoca, yanlış oldu demiş, dönelim. Dönmüşler. Soru, sual; bilen
yok. Sonucu, ev sahibine çıkmışlar. Hoca, bir yanlışlık olmuş demiş;
nasıl olur, bu zındık herife bir altın, daîlerine bir metelik?

Ev sahibi, yanlış değil hocam demiş, onun masrafına bir altın bile
yetmez, sense bir metelikle pekala gününü gün edersin.

İftar deyip geçmeyin; o iftar sofrasında, hem de iftariye olarak neler
yoktu? İnsan onlarla doyardı da yemekler artınca şaşmaz hükmünü verirdi:

- Mübarek, bereket ayı vesselam.

İftariyeden sonra çorba, et, sebze, börek, sütlaç, yahut
muhallebi, iki tatlının arasını ayırmak için araya giren pilav, derken
baklava, yahut bir hamur tatlısı, yahut da kaymaklı güllaç. Bu verdiğim
liste, her konakta, her konak yavrusu evdeki liste. Öylesine iftarlar
olurdu ki yemeklerin ardı arkası bir türlü kesilmezdi. İnsan, Hocanın
dediği gibi Yarabbi derdi, ya midemi geniştir, ya Nail'imi yetiştir.
Sanki on bir ayın bir sultanı, on bir aylık yiyeceği, tatlısıyla,
tuzlusuyla, etlisiyle, sütlüsüyle, çeşit çeşit, bir araya getirir de
bir bir, fakat birden sunardı insana.

İftardan sonra sade kahveler, derken teravih. Teravihi hatimle kıldıran
imamlar vardı. Cemaat birinci secdeden kalkmadan ikinci rekatı bitiren
imamlar vardı. Bahariye Mevlevihanesinin imamı (Hafız Zındık da
derlerdi), Karagöz'e gideceği geceler otuz üç rekat namazı on beş
dakikaya sığdırıverirdi. Büyük konaklara imamlar tutulur, teravih,
konağın salonunda kılınırdı. Bu da ramazanın bir başka şerefiydi.

Teravihten çıkıldıktan sonra herkese, meşrebince bir seyran vardı.
Kimisi mahya seyrederdi. Gerçekten de bu, zevkine doyum olmaz bir
seyirdi. Usta mahyacılar, ramazanın on beş gecesi, iki minarenin
arasını kandillerden yazılarla bezerlerdi. İlk günlerde "Merhaba", "Hoş
geldin", derken ayetler, hadisler. On beşinden sonra resim başlardı.
Gül, karanfil lale... Yirmi yedinci gece ve bazı camilerde bayram
gecesi, minareye kaftan giydirilirdi. Yani külahından şerefesine kadar
dizi dizi kandilden duvağa bürünürdü minare.

Mahya seyretmeyenler, yahut seyrine doyanlar. Karagöz'e, orta
oyununa, meddaha, o zaman modern sayılan kuklaya giderlerdi. Gönül
avcılarıysa Direklerarası'ndaki seyrana katılırlar, teravihten çıkan
dilberlere, mevsimine göre lale, gül, mevsimine göre şeker atarlar,
lavanta sıkarlar, göz süzerler, iç çekerler, harf atarak gönül
eğlerlerdi. Bu arada, içlerinde. Zenci bacıdan şemsiye yiyenler de
olurdu.

Bu alemler sahura kadar sürer, sahur vakti evlere gidilir, hazır
sofraya oturulur, yemekten sonra sigara üstüne sigara içilir,
yatılırdı. Meşhurdur; bir Bektaşî iftara gitmiş. Ev sahibi, erenlerin
sohbetinden pek hoşlanmış. Sahuru da edelim sultanım demiş. Zaten dem
vakti geçtiği için Bektaşi, eyvallah demiş. Yemişler, içmişler, bu
vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev sahibi. Yatmışlar. Gece
uykusu zaten hak vere, tabiî ertesi gün öğle üstü uyanmışlar. Efendinin
huzuruna girip diş kirasını alarak yola revan olmak isteyen Bektaşîye
ev sahibi. Erenler demiş, zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman ol.
Bektaşî, çaresiz razı olmuş. Öğleden sonra beraber çıkmışlar. Bu cami
senin, o cami benim; akşamı etmişler. Akşam, yemek biter bitmez
Bektaşî, kahveyi bile içmeden Sultanım demiş, fakire destur. Efendi
ısrar etmişse de imkanı yok. Erenler mangırı alıp dışarıya fırlamış.
Ondan ötesi ehline malum. Ramazandan sonra bir mecliste hocanın biri,
ah ah diye hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek ramazanın bir gününü
kaçırdım. Bektaşi hemen atılmış, demiş ki:

- Hayıflanma hocam, zayi olmadı. Senin o kaçırdığın günü nasılsa ben tuttum.

Ramazanın on beşine kadar yokuş, on beşinden sonra iniş denirdi.
İftar vermeler, iftara gidişler, bu gece ne yapalım, sahura ne
hazırlayalım gibi kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken hatim.

Bu arada Eyüp Sultanda iftar, herhangi bir dergaha gidiş, yahut
Hırka-i Saadet ziyareti. Nihayet arife gelir çatardı. Mahyacı, o gece
ya "El-firak" yazardı, ya "El-veda" yahut da bir top arabası resmi
yapardı, namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille gösterirdi, ay da
biterdi.

(Ramazan Geldi Hoş Geldi, İst. 1962 s. 3-7)

_________________


Ahh…Yüregim eriyorken dilinde
Kavruk ve ürkek arzular diyarında
Ruhum esir düstü sana tutsagım yüreginde
En uzun gecemde en uzun siirim sana
Yüregi yüregime dokunan adam
benim babayüreklim ..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://acelya.forumakers.com
 
Eski Ramazanlar...
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Acelya :: RAMAZAN ÖZEL-
Buraya geçin: